Kitapları | Alıntılar

NÂZIM HİKMET'İN 73. MEKTUBU ÜSTÜNE[i]

Kemal Tahir, Nâzım Hikmet'ten aldığı mektupları yayımlarken numaralamak gereği duymuştur; çünkü mektupların epeycesi tarihsizdir. 73. mektup da tarihsiz olup 30.12.42 ve 25.01.43 tarihli mektuplar arasında yer alan iki mektuptan ikincisidir. Bursa mahpusanesi yönetiminin denetimi, ardından ulaşım için gerekli süre göz önünde tutulursa bu uzunca mektubun 1943 Ocağının ilk yarısında yazıldığı söylenebilir. Yarım yüzyıllık bir mektup...
73. mektubun bu yazıyı ilgilendiren bölümü şöyle:

"Tolstoy'u tercümeye başladım. Bir hafta tercüme üslûbu üzerinde kafa yordum. Bazı neticelere vardım. Fakat bu metinleri tatbike kalkarsam iki ihtimal var: 1) Eseri vaktinde teslim edemem, çünkü dehşetli uğraşmak lâzım. Düşün ki vardığım neticelerin yarım yamalak tatbiki suretiyle bile haftada ancak 7 sayfa çevirebildim. 2) Böyle bir üslûp tecrübesini Maarif Vekaleti Tercüme Bürosuna anlatmak müşkül.
"İşte bu sebeplerden dolayı, Tostoy'u babadan kalma ve bütün sevilen muharrirlerin cümle kuruşlarını bizim berbat kitabî cümle kuruşuna uyduran ve bu suretle tercümelerimizde bir Tolstoy üslûbu (bilhassa cümle kuruş bakımından) ile bir Mopasan üslûbunu ayırt edilmez hale sokan usûlle çevirmeye karar verdim.
"Şimdi sana ulaştığım neticeleri kısaca anlatayım:
"1) Bizde bir kitap Türkçesi var. Bu Türkçe bilhassa kuruluş (fiil, fail, meful, sıfat, yardımcı cümle) unsurlarının takip ettiği sıra bakımından öyle sanıyorum ki hassatan Tanzimat'tan sonra başlamış. Evliya Çelebi'nin, eski tezkerecilerin cümle kuruşları bambaşka, bu bakımdan hattâ bugünkü nesir cümle kuruşlarımızdan çok ilerde.
"2) Bizde: 'Merhaba dedi Kemal şapkasını çıkarıp' diye cümleyi düzdün mü (hele serbest 'vezin' şuarasında) 'mısra' oluyor. Kepazeliğin farkında mısın? 'Mısra' ile 'satır' bir de cümle kuruluşu bakımından ayrılıyor. Başka bir dilde böyle bir rezalet yoktur. Bu bakımdan biz ve bilhassa halkımız, boyuna mısra söylüyoruz. Bu iklik neden? Çünkü konuşurken sözümüz hareketli, renkli ve canlıdır. Bundan dolayı da 'mısra' ister istemez canlı ve hareketli olanı örnek alıyor.
"3) Bizim kitabî cümle kuruluşu ile sözü, psikolojiyi, hareketi ve izahı, aynı uuzn cümle içinde vermeğe kalkıştığımız zaman anlaşılması zor bir karışıklık ortaya çıkıyor.
"4) Bundan bir hayli zaman önce cümle kuruluşundaki fiil ve fail vesairenin yerlerini değiştirmek denemeleri yapıldı. Fakat bu selânikli şivesine inkılâp etti ve nihayet Karakurt'un elinde can verdi.
"Ben bu ihtiyacı ikinci defa Manzaralar'da duydum. Yahut — ( ) — içindeki yardımcı cümleleri muhtelif imkânları ile kullanmak zorunda kaldım. Ve onu okuyanların hiçbiri bu tarafa itiraz etmediğine göre muvaffak olunmuş sayılır. Fakat şiirde -yukarıda söylediğim sebepten dolayı- kolaylıkla başarılan bu iş nesirde -yine malûm sebebler dolayısıyla- sırf itiyat dolayısıyla müthiş bir güvensizlikle karşılaşıyor. Ve bu güvensizliği yenmek için büyük bir eser vermek lâzım geliyor.
"Sana Tolstoy'un tercümesinden bir misal vereyim:
"1) (Tolstoy'un ( ) içindeki ve hareketli sözü, psikolojiyi, izahat diziş hususundaki üslûp hususiyetine riayet edilerek çevrilmiş:)
'— Doğrusu, hepsi bir benim için, benim için tamamiyle hepsi bir — dedi prens Andrey, Avusturya payıtahtının işgali gibi hadiselerin yanında Krems'teki muharebeye dair getirdiği haberin gerçekten de ehemmiyeti olmadığını anlamaya başlayıp — Peki ama Viyana nasıl düştü? Ya o meşhur tête de pont?......'
"2) (Benim daha yumuşatıcı olarak bulduğum oportünist şekil:)
'— Doğrusu, hepsi bir benim için, benim için tamamiyle hepsi bir — diyen prens Andrey, Avusturya payitahtının....... anlamaya başlamıştı — Viyana nasıl düştü?.......'
"3) (Oportünizmden her sahada nefret ettiğimden, maalesef kitabî şekle dönerek şöyle yapacağım:)
'Prens Andrey, Avusturya payitahtının işgali gibi hadiselerin yanında....... anlamaya başlayarak:
'— Doğrusu, hepsi bir benim için, benim için tamamiyle hepsi bir, dedi. — Peki ama Viyana nasıl düştü?......."[1]

* * *

Türkçede çekim ekleri sözcük sonlarında bulunduğu için eyleyen, eylenen, eylem üçlüsüyle kurulmuş "Çaylak güvercini gördü." gibi bir tümce bu öğelerin yerleri değiştirilerek altı türlü söylenebilir ve anlam (görmek eylemine bağlı çaylak-güvercin ilişkisi) değişmez. Latince de böyledir. Sözcüklerin tümcedeki konumu anlamı belirlediği için İngilizce böyle değildir.
Türkçede öğe sayı ve sıralanışına göre tümce kuruluş sayıları şöyledir: 1 öğeli 1; 2 öğeli 2; 3 öğeli 6; 4 öğeli 24; 5 öğeli 120; 6 öğeli 720; 7 öğeli 5.040; 8 öğeli 40.320; 9 öğeli 362.880; 10 öğeli tümcelerde toplam sıralanış sayısı 4.037.913'tür. On öğeli bir tümce şöyle bir soru zinciridir veya bunun yanıtıdır: Kim veya ne, nerde, ne zaman, kimi veya kime (neyi veya neye), neden, kim veya ne için, kim veya ne ile, nasıl, nice, ne yaptı? On öğeli, eylemi sonda bir tümce "yapar iken" diye bitirilip on öğeli başka bir tümcede zaman belirteci olarak kullanılırsa, sonra buna benzer işlemler yinelenirse, vb. işin nice karmaşıklaşacağı bellidir.
Dahası var: "Dağlarına bahar gelmiş memleketimin."[2] diyor Ahmed Arif. Böylece bir tümce öğesini ikiye bölüp baştaki yarısını sona alıp ikisi arasına iki tümce öğesi yerleştiriyor (konuşurken yapıldığı gibi). Görülüyor ki olanaklar tümce öğeleri sıralanışlarıyla da sınırlı değildir.
Kabaca da olsa bir genellemeye varabilmek için en az üç öğeli bir tümce kuruluşu üzerinde durmak gerekir. Eyleyen, eylenen, eylem öğeleri şöyle sıralanabilir:

1. Çaylak güvercini gördü. (eyleyen, eylenen, eylem)
2. Çaylak gördü güvercini. (eyleyen, eylem, eylenen)
3. Güvercini çaylak gördü. (eylenen, eyleyen, eylem)
4. Güvercini gördü çaylak. (eylenen, eylem, eyleyen)
5. Gördü çaylak güvercini. (eylem, eyleyen, eylenen)
6. Gördü güvercini çaylak. (eylem, eylenen, eyleyen)

Öteden beri başat bir kanıya göre denir ki: Konuşurken (ve Nâzım Hikmet'in de belirttiği gibi nazımda) bunların altısı da kullanılır; yazarken (nesirde) neden kullanılmasın? Bu altı sıralanış, konuşma dilinde nelere bağlı olarak, hangi sıklıklarda kullanılır? Bunlardan hangi birinin kullanımı salt vurgulama kaygısına bağlı bir yeğleme sonucu olamaz; çünkü vurgulanacak üç öğeye karşılık altı sıralanış vardır; üstelik, örneğin yalnız birincisi kullanılarak, İngilizcede olduğu gibi, üç öğeden her biri vurgulanabilir.
Konuşma dili ile yazı dili bir değildir. Eylem sırasında nesnel koşullar, eylemdeşlerin veya eyleyenlerin bütün algıları ve davranışları ve eylemin kendisi dili destekler; öyle ki dil onlarla bütünleşip yaşamın bir parçası olur. Onun içindir ki konuşma dilinin canlı ve devingen olduğunu söylemek, bir gerçekliği dile getirmektir. Eylem sırasında bir tek sözcük çok şey anlatabilir. Dahası, dil tümüyle gereksizleşip anlaşmak için bakışmak yetebilir. Karşılıklı oturup konuşan, demek ki başlıca eylemleri konuşmak olan iki kişinin dili, hele masal veya öykü anlatan birinin dili, yazı diline yaklaşır; çünkü dil anılan desteklerin çoğundan yoksun kalıp işi çoğalır. Böyle durumlara özgü konuşma dili, yazı diline bir başlangıç veya giriş sayılabilir.
Yazı dili dinin yalnız, sesten bile yoksun, önce gözle (körlerde deriyle) algılanması gereken durumudur; iletişimi bu koşullardaki olanaklarla yerine getirmek zorundadır. Dolayısıyla, örneğin sesten yoksunluk, yazı dilinde söz dizimine bağlı bir vurgulama benimsenmesine yol açar, vb. Konuşma diliyle yazmak, yazı diline aykırı düşmeyen konuşma dili olanaklarını yazarken de kullanmak dışında, düştür. Yazı dili ve konuşma dili ayrımı nesnel zorunlukların sonucudur; ilkel yazgaçlarla uygun nesnelere ilk tümceleri yazmış ilk yazarların ve ardıllarının istençleriyle yaratılmış değildir. Yazı dilinin gereklerini unutup kendisini konuşma diline kaptıran yazar, anlam kaymalarından kurtulamaz.
Orhun Yazıtları'ndan günümüze, yazı (nesir) dilimizde başat olan, eyleyen, eylenen, eylem sıralanışıdır: Çaylak güvercini gördü. Latincede de böyledir. Neden?
Şimdi, çaylak "güvercini" değil de "güvercin" görsün:

1. Çaylak güvercin gördü. (eyleyen, eylenen, eylem)
2. Çaylak gördü güvercin.
3. Güvercin çaylak gördü.
4. Güvercin gördü çaylak.
5. Gördü çaylak güvercin.
6. Gördü güvercin çaylak.

Burada, birinci (eyleyen, eylenen, eylem) sıralanış sayılmazsa, bütün sıralanışlarda anlam kayması yüzünden eyleyen ile eylenen (gören ile görülen) karıştırılır. Eylenen belirsiz (eksiz) ise ve eyleyen gibi eyleyebilen bir nesne ise, Türkçede anlamı öğelerin tümcedeki konumu belirler (İngilizcede olduğu gibi). Bu kurala konuşma dilinde de uyulur. Gören çaylak, görülen güvercin ise, konuşurken kimse bunun tersi anlama yol açan sıralanışı kullanmaz. Konuşurken anlam kaymasının "vurgu" ile önlenebileceği de boş bir sanıdır. Eyleyen, eylenen, eylem sıralanışı "sıradan" değildir. Böylece nesnel gerçeklikle ilgili bir görüngü (eylenenin eyleyen gibi eyleyebilir olması) ile belirli bir tümce kuruluşu arasında ilişki kurulmuş oluyor.
Çaylak kendisi gibi eyleyemeyen bir nesne görsün:

1. Çaylak su gördü. (eyleyen, eylenen, eylem)
2. Çaylak gördü su.
3. Su çaylak gördü.
4. Su gördü çaylak.
5. Gördü çaylak su.
6. Gördü su çaylak.

Son beş sıralanışta anlam kaymaları gene vardır. Yalnız, su göremediği için, bu kaymalar doğru anlama doğru düzeltilebilir. Böyle durumlarda kurala uymaya koşullanmışlıktan ötürü, eyleyen, eylenen, eylem sıralanışı konuşma dilinde de yeğlenir. Nesnelerin kişileştirildiği masallar anlatılırken bu sıralamay ister istemez uyulur. Ayrıca bilim, felsefe, edebiyat, vb. alanlarda "Su çaylak gördü." benzeri tümcelerden kaçınılmak gerektiğini söylemek gerekmez.
Belirli öğe sıralanışları veya tümce kuruluşları ile nesnel gerçeklik arasında başka ilişkiler kurulabilir mi?
Salt kolaylık olsun diye, bir eyleyenin birbirini izleyen eylemleri toplamına tek katı olay denebilir. Tek katlı olayda eyleyen birincil öğedir. Olay eyleyene bağlı geliştiği içindir ki ona göre anlatılır; dolayısıyla belirtmeler (vurgulamalar) da öne göredir. Eyleyen, ikinci bir eyleyen bulunmadığı için de vurgulanmak gerekmez. Ayrıca, tek katlı olayda, başka eyleyenler olmadığı için, onların varlıklarına bağlı eylem öncelikleri ve seçenekleri yoktur; dolayısıyla eyleyenin eylemi değil, eylediği (eylenen, eylem konusu) vurgulanır. Bu demektir ki Türkçede eyleyen, eylenen, eylem sıralanışı, tek katlı olayın nesnel koşullarına ve akışına uygundur. Nitekim maslada, öyküde, vb. böyle olaylar anlatılırken de yazılırken de bu sıralanış kullanılır.
Gene salt kolaylık olsun diye, birden çok eyleyenin yerdeş ve zamandaş olup da ortak olmayan eylemleri toplamına da çok katlı olay denebilir. Çok katlı olayda eyleyenler gene birincil öğedir, ama birbirlerine göre konumları durmadan değişir; öbürlerine göre birincil konumdaki eyleyen veya eyleyenler vurgulanmak (belirtilmek) gerekir. Eylenen, eyleyen, eylem (Güvercini çaylak gördü.) sıralanışı eyleyenin vurgulandığı bir sıralamadır. Burada anlam (görmek eylemine bağlı çaylak-güvercin ilişkisi) değişmez. Ancak, bu sıralama birden çok eyleyebilen arasındaki ilişkiyi de dile getirir: Başka bir eyleyebilen değil, çaylak eylemiştir. Bu ilişkiyi de kapsadığı düşünülürse anlam genişleyerek değişmiştir.
Tek veya çok katlı her olay, ardışan eylemlerle var olup akar. Olay akışına olumlusu uygunken olumsuzu (veya bunun tersi) gerçekleşen, geç gerçekleşen, akışa göre seçenek eylemlerden biri olan... kısaca, olay akışını etkileyen veya değiştiren eylem vurgulanır. Eyleyen, eylem, eylenen (Çaylak gördü güvercini.), eylemin vurgulandığı bir sıralanıştır. Şunu eklemek gerekir ki "Çaylak gördü güvercini." gibi bir tümce, ancak böyle inceleme yazılarında vb. örnek gösterilince tek başına (bağımsız) bulunur. Çok katlı bir olay bir ilişkiler örgüsü olduğu için anlatılması da bir ilişkili tümceler örgüsüyle olur. İlişki örgüsüne uymayan bir tümce yalnız anlatımın kendi içinde değil, anlatılan (olay) ile anlatım arasında da tutarsızlığa yol açar.
Çok katlı olay tek katlı olaylara ayrılıp onlar arasındaki ilişkiler belirtilerek anlatılır. Tek katlı olaylara ayırma eyleyen, eylenen, eylem sıralanışını kullanmayı gerektirir. Yalnız, tek katlı olay anlatılırken başat olan bu sıralanış, çok katlı olay anlatılırken genellikle başattır; çünkü tek katlı olaylar arası ilişkileri anlatmaya elvermez.
Altı sıralanıştan ilk üçü, yazı dilinde (nesirde) üç öğeden her birini vurgulamaya yeter:

1. Çaylak güvercini gördü.
2. Çaylak gördü güvercini.
3. Güvercini çaylak gördü.

Bu üç sıralanışın ortak özelliği, eyleyenin eylemden önce gelmesidir. Son üç sıralanışta eyleyen eylemden sonra gelir:

4. Güvercini gördü çaylak.
5. Gördü çaylak güvercini.
6. Gördü güvercini çaylak.

Yazı dilinde (nesirde) 4. sıralanışta ya eylenen vurgulanır ya da eylem. 5. ve 6. sıralanışlarda vurgulanan eylemdir.
Türkçe soru tümcelerinde soru eki veya ilgeci (, mi, mu, ) soru konusuna karşılık olan tümce öğesinin sonuna getirilir ve böylece o öğe vurgulanmış da olur. "Çaylak uçtu." ve "Uçtu çaylak." tümcelerine göre şöyle:

1. Çaylak uçtu.
a. Çaylak mı uçtu?
b. Çaylak uçtu mu?
2. Uçtu çaylak.
a. Uçtu mu çaylak?
b. Uçtu çaylak mı?

Türkçede 2b soru tümcesi kullanılmaz.
Konuşma dilinde 6 sıralanışı da kullanılan üç öğeye göre soru tümceleri:

1. Çaylak güvercini gördü.
a. Çaylak mı güvercini gördü?
b. Çaylak güvercini mi gördü?
c. Çaylak güvercini gördü mü?
2. Çaylak gördü güvercini.
a. Çaylak mı gördü güvercini?
b. Çaylak gördü mü güvercini?
c. Çaylak gördü güvercini mi?
3. Güvercini çaylak gördü.
a. Güvercini mi çaylak gördü?
b. Güvercini çaylak mı gördü?
c. Güvercini çaylak gördü mü?
4. Güvercini gördü çaylak.
a. Güvercini mi gördü çaylak?
b. Güvercini gördü mü çaylak?
c. Güvercini gördü çaylak mı?
5. Gördü çaylak güvercini.
a. Gördü mü çaylak güvercini?
b. Gördü çaylak mı güvercini?
c. Gördü çaylak güvercini mi?
6. Gördü güvercini çaylak.
a. Gördü mü güvercini çaylak?
b. Gördü güvercini mi çaylak?
c. Gördü güvercini çaylak mı?

Bu soru tümceleri incelenerek şu sonuçlara varılır:
1. 18 soru tümcesinden 6'sı ya kullanılmayan ya dil sürçmesiyle kullanılan ya da pek seyrek kullanıldıkları için pek çok kişinin hiç işitmediği alışılmamış tümcelerdir (2c, 4c, 5b, 5c, 6b, 6c).
2. Eyleyeni eylemden önce gelen 9 soru tümcesinden yalnız 1'i (2c) böyledir.
3. Eyleyeni eylemden sonra gelen 9 soru tümcesinden 5'i (4c, 5b, 5c, 6b, 6c) böyledir.
4. Eyleyeni eylemden sonra gelen alışılmış 4 soru tümcesinden 1'inde eylenen, 3'ünde eylem sorulur.
5. Alışılmış 12 soru tümcesinin 3'ünde eyleyen, 3'ünde eylenen, 6'sında (6 sıralanışın her birinde bir kez) eylem sorulur.
Eylemin "buyruk" biçiminde olması bu sonuçları değiştirmez.
Eylenen belirsiz ise, anlam kaymaları yüzünden yalnız eyleyen, eylenen, eylem sıralamasının soruları kullanılır.
Tümce öğeleri sayısı arttıkça sıralanış sayıları da artar; ama öğe sayısı kaç olursa olsun, en çok öğeli (on öğeli) tümcelerde bile, bu üç öğe birbirlerine göre 6 konumda bulunur; dolayısıyla bu üç öğenin birbirlerine göre konumları bakımından varılan sonuçlar geçerli kalır.
Verilmiş bütün örneklerdeki tümceler "soru" ve "yanıt" tümceleri olarak düşünülürse, varılan sonuçlar şöyle bir TABLO'da toparlanabilir:

KULLANILMA SAYILARI

ÖĞE SIRALANIŞLARI Eylenen
belirliyken
Eylenen
belirsizken


Soru Yanıt Soru Yanıt

(Eyleyeni önce)
1. Eyleyen-eylenen-eylem
2. Eyleyen-eylem-eylenen
3. Eylenen-eyleyen-eylem

3
2
3

3
3
3

3
—
—

3
—
—
(Eylemi önce)
4. Eylenen-eylem-eylenen
5. Eylem-eyleyen-eylenen
6. Eylem-eylenen-eyleyen

2
1
1

3
3
3

—
—
—

—
—
—

TOPLAM 12 18 3 3

Tablodaki verilere dayanan hesaplar şunları gösterir:
1. Eylenen belirli ise ve konuşurken dilimizin ucuna ilk gelen sıralanışla sorduğumuz varsayılırsa, sıralanışların kullanılma oranları şöyledir: Birinci % 20,0; ikinci 16,7; üçüncü % 20,0; dördüncü % 20,0; beşinci % 8,3; altıncı % 8,3.
Eyleyeni önce sıralanışlar % 66,7; eylemi önce sıralanışlar % 33,3.
2. Eylenen belirli ise ve konuşurken dilimizin ucuna ilk gelen sıralanışla yanıt verdiğimiz varsayılırsa, her sıralanış % 16,7 oranında kullanılır.
3. Eylenen belirsiz ise,konuşurken (ve yazarken) yalnız (% 100) 1. sıralanış kullanılır.
4. Konuşma dilinde eyleyeni önce sıralanışların ortalama kullanılma oranı % 72,23; eylemi önce olanlarınki % 27,77'dir.
Bellekte kolayca kalacak sonuç şudur: Konuşurken kullandığımız her dört tümceden biri devrik (eylemi eyleyenden önce) olabilir.
Şimdi, soruna bu incelemedeki gibi bakılınca, yazı dilinde (nesirde) tümce öğelerinin yerlerini değiştirmeyi denemek söz konusu bile olamaz. İş, yazı dili koşullarına en uygun öğe sıralanışlarını kullanmaktır. En uygun sıralanışlar da öncelikle anlatılana ve anlatılışına bağlı olarak değişir.
Bizde 1911'den sonra başlayan Millî Edebiyat Akımı edebiyat dilinin "millî" olması gerektiği görüşünü benimseyip uygular. Bu akımın düşünsel destekçisi Gökalp'a (1876-1924) göre "millî" dil İstanbul Türkçesidir (İstanbul Ağzı'dır); çünkü o sırada aydınlar için "ortak" ağız odur. Böylece aydınlar Türkçenin konuşulan bir ağzı ile yazmaya başlamışlardır. Nâzım Hikmet'in yazı dilinde (nesirde) tümce öğelerinin yerlerini değiştirme denemeleri dediği devrik (eylemi önce) tümceler kullanma eğilimi de Millî Edebiyat Akımının gelişmesiyle başlar. Aydınlar artık Osmanlıca gibi günlük yaşamda konuşulmamış (konuşmadıkları) bir dille değil, konuşulan (konuştukları) bir dille yazmaktadırlar; dolayısıyla konuşurken kullandıkları dil olanaklarını yazarken de kullanmayı deneyip devrik tümceler üzerinde de durmaları doğaldır.
Esat Mahmt Karakurt (1902-1977) bu yolda aşırılığa kapılıp romanlarında devrik tümceleri çokça kullanır. Eylemin vurgulandığı böyle tümceler gereksiz yere sık sık kullanılırsa, vurgu düzeni değişik (tepetaklak) bir ağız ortaya çıkar. Nâzım Hikmet'in "selânikli şivesi" dediği budur.
Edebiyat çevresi Karakurt'un romanlarına pek değer vermediği için yeniyetme yazarlar ondan pek etkilenmemiştir. Gençleri bu bakımdan etkileyen Nurullah Ataç'tır (1898-1957). Ataç, özellikle 1950'den sonra, öztürkçeciliğin doruğuna tırmanırken, yazı diline konuşma dili kıvraklığı kazandırmak için de çabalayıp "söyleşi" ve "günce" (günlük) yazarken eylemle, daha çok da olumsuz eylemle başlayan tümceler kullanır. Bunlar söyleşi ve günlük türlerinde yadırganmayan, çoğu zaman hoşa bile giden, eylemin özellikle ve yerinde vurgulandığı tümcelerdir. Bu yolda pek aşırılığı da görülmeyen Ataç belirli bir dil politikasının smzcüsü olup gençleri de etkilediği için Türkçeyi yozlaştıran bir solcu (komünist) sayılırken Karakurt Demokrat Parti'den milletvekili seçilir.
1950'lerde, Ataç'ın etkisiyle, devrik tümceler kullanmak özellikle Atatürkçü genç yazarlar arasında moda olur.
1960'larda devrik tümce konusu kapanır. Sorunu gereği gibi koyup çözen çıkmamışsa da Karakurt'un olumsuz, Ataç'ın olumlu örnekleriyle ve birtakım yazarların bilerek veya bilmeyerek kullandıkları deneme-yanılma yöntemiyle pratikte şu sonuca varılır: Devrik tümce kullanılırken vurgulamada gereklik göz önünde tutulmalıdır!
Bu sonuç "Yazı dilinde devrik tümceler nasıl kullanılmalıdır?" sorusunun yanıtıdır. Nâzım Hikmet olumsuz örneklere bakıp "selânikli şivesi" benzetmesini yaparak bu sonuca 1943'te varmıştır. Onun sorunu devrik sayılan tümcelerle ilişkiliyse de bu değildir.

* * *

Yukarıda, eylemi eyleyenden önce gelen tümceler devrik sayıldığı için "Çaylak gördü güvercini." tümcesi devrik sayılmamıştır. (Dolayısıyla, hesaplanan sonuçlar buna göre geçerlidir.) Dilbilgisi kitapları bu tümceyi devrik sayar. Benimsenmiş "düzgün" veya "kurallı" tümce tanımına göre eylem tümcede en sonda bulunur. Dilbilgisi bakımından bu tanımın gerekçesi, yazı dilinde (nesirde) eylemi en sonda bulunan tümcelerin başat olmasıdır. Gizli ve gerçek gerekçe ise eylenen belirsizken konuşma dilinde de ister istemez kullanılan eyleyen, eylenen, eylem sıralanışıdır. Söz konusu tanım, eylenen belirsizken zorunlu olan bu sıralanışı eylenen belirliyken de zorunlu sayar. Tanımdaki (veya kuraldaki) aksaklık veya eksiklik veya yanlışlık bundan doğar.
Türkçede eylemi en sonda bulunan öğe sıralanışlarının tümce öğeleri sayılarına göre nicelikleri şöyledir: 1 öğeli 1; 2 öğeli 1; 3 öğeli 2; 4 öğeli 6; 5 öğeli 24; 6 öğeli 120; 7 öğeli 720; 8 öğeli 5.040; 9 öğeli 40.320; 10 öğeli 362.800. 1-10 öğeli ve eylemi en sonda bulunan sıralanışların toplamı 409.114'tür. 1-10 öğeli bütün sıralanışlar 4.037.913 tane olduğuna göre, bunların % 10,13'ü düzgün veya kurallı, % 89,87'si devrik veya kuralsız demektir. Nâzım Hikmet'in canını sıkan kural katılığı, nicel görünüşüyle böyledir.
Düzgün ve devrik tümce konusunun üzerinde durulmaya değer bir yanı da şudur:

1. Çaylak gördü güvercini.
2. Çaylak gördü, güvercin uçuyordu.

Dilbilgisinde 1. tümce devrik, 2. ise düzgün sayılır. 2. tümceye (ve benzerlerine) "sıralı tümce" veya "sıra tümcesi" adı verilir. Bu tümce "Çaylak gördü." + "Güvercin uçuyordu." gibi görülüp iki tümce toplamı (sıralanması) sayılır. Eylemleri en sonda bulunan tümceler toplandığına göre, toplam veya bütün tümce düzgün demektir. Oysa "Çaylak gördü." bir tümce değildir; tümce olabilmesi için belirli, eksiksiz bir anlamı olmak, bunun için de görülen (eylenen, eylem konusu, nesne) bildirilmek gerekir. "Güvercin uçuyordu." tek başına bir tümce olabilir, ama burada "eylenen" (eylem konusu, nesne) olduğu bellidir. Birinci tümcede eylenen (görülen) güvercin, ikincide ise uçmaktaki güvercin'dir. (Nitekim, "Çaylak havalandı." ve "Güvercin uçuyordu." birer tümce oldukları için 2. tümcedeki gibi bileştirilemezler.) 2. tümcenin eylemi (gördü) en sonda değildir; dolayısıyla bu tümce devrik sayılmak gerekir. Örnek tümcelerde öğe sıralanışı birdir: eyleyen, eylem, eylenen. Demek ki belirli bir tümce kuruluşu, dilbilgisi bakımından (nesnenin biçimine göre) düzgün de olabiliyor devrik de.
Nâzım Hikmet'in kitabî dediği eylemi sonda bulunan tümce kuruluşu, tümce öğelerinin yalnız yerleriyle değil, kendileriyle de ilgilidir:

1. Baktım X kaçmış, Y kaçıyor, Z kaçtı kaçacak.
2. X'in kaçmış, Y'nin kaçmakta, Z'nin kaçmak üzere olduğunu gördüm.

(Örnekte "bakmak" eyleminin yerini "görmek" eylemi almışsa da, böyle bir değişiklik çoğu zaman gerekmez.) Birinci tümcede eylenenler, ayrı zamanlı eylemleriyle yalın durumdaki X, Y, Z'dir. İkinci tümcede eylenenler, eylemsi biçimine sokulmuş eylemleriyle iyelik durumundaki X, Y, Z'dir. Birinci tümceyi dinleyen veya okuyan şöyle algılar: O görmüş: X kaçmış (eksiksiz 1. algı) + Y kaçıyormuş (eksiksiz 2. algı) + Z kaçtı kaçacak imiş (eksiksiz 3. algı) = Toplam algı. Bu, kolay bir algılayıştır. Onun içindir ki böyle çok uzun tümceler bile kolay anlanır. İkinci tümce ise şöyle algılanır: O, X'in kaçmış, Y'nin kaçmakta, Z'nin kaçmak üzere olduğunu görmüş (eksiksiz, tek ve bileşik algı). 2. tümcede "gördüm" eylemi işitilmeden veya okunmadan eksiksiz bir algıya varılamaz. Bu yüzden, uzun "kitabî" tümceleri anlamak, uzun sıralı tümceleri anlamaya oranla güçtür. Denebilir ki sıralı tümcede bir "akış", kîtabi tümcede bir "akmış" anlatılıyor. Böylece, devrik tümce sayılan eyleyen, eylem, eylenen sıralanışının belirli koşullara en uygun olduğu da ortaya çıkıyor.
İşin çeviriyle ilgili yanına gelince, "Çaylak gördü, güvercin uçuyordu." tümcesi İngilizceye (ve belki başka birçok dile) olduğu gibi çevrilebilir. Çeviri tümce İngilizce sözdizimine uygun da olur. Ama o İngilizce tümce Türkçeye "Çaylak güvercinin uçmakta olduğunu gördü." biçiminde çevrilsin istenir; yoksa birtakım uzman burunlar "çeviri kokusu" alır.
İngilizcede (ve belki başka birçok dilde) uzun sıralı tümceler çoktur ve belki de çoğunluktadır. Bunlar Türkçeye kîtabi biçimde çevrilince, koşullara bağlı olarak, anlam kaymaları ve/veya eksilmeleri doğar. Bunlara bakıp Türkçenin uzun tümce kurmaya elverişli olmadığını söyleyenler vardır. Nâzım Hikmet bu yanılgıya düşmeyip kîtabi tümce kuruluşunun koşullara bağlı yetersizliğinden sözediyor.
Tolstoy'dan Savaş ve Barış'ı çevirmeye başlayan Nâzım Hikmet, işini gereği gibi yapma çabası içinde, düşünüp deneyerek ve günde ancak bir sayfa çevirebilerek geçirdiği bir yedi günün sonunda yazıyor mektubunu. Canı sıkkındır; çünkü görüyor ki Türkçe o büyük yapıtı gereği gibi çevirmeye elveriyor, ama kendisine verilmiş süre elvermeyecek; zaman sorunu olmasa bile düşündüğü çeviri denemesini Tercüme Bürosu'na anlatıp benimsetmek güç. Ancak, sonucun etkili olabilmesi için böyle bir denemeyi çeviride yapmanın yetmeyeceğini de görüp büyük bir yapıt vermek gerektiğini yazıyor. Bu türlü denemeleri çeviride yapmaktan kaçınmak işin en doğrusudur; çünkü sonuç, şöyle veya böyle, yabancı dile yorulacaktır. Oysa böyle bir deneme büyük bir yapıt verilerek gerçekleştirilince deneme olmaktan çıkıp o yapıtı büyük kılan öğelerden biri olur, bir dil ustalığı olur ki buna kimsenin bir diyeceği olamaz.
Nâzım Hikmet kullanmak zorunda kaldığı "kitabî" tümce kuruluşunun özellikle Tanzimat'tan sonra başladığını varsyıp Evliya Çelebi'nin ve eski tezkerecilerin tümce kuruluşlarını buna gerekçe gösteriyor. Sağlam bir gerekçedir bu.
Kuşkusuz, tümce kuruluşu tümce öğeleri sıralanışlarından başka ilişkileri de kapsar. Bu da göz önünde tutularak Evliya Çelebi'den (1611-1682?) alınacak birkaç örnek, Nâzım Hikmet'in "bambaşka" ve "çok ilerde" saydığı tümce kuruluşlarının nasıl olduğunu belki biraz sezdirir:

A. "Hakir merdivenden uruç edip divanhane-i âlisine çıktım. Gördüm yetmiş seksen samur kürklü hudaman-i mümtaz civanan miyanbeste olup dururlar. Hakir gördüm sadr-i âlide bir küçük destar-i ulema ile ber-karar siyah sakallı bir çelebi kimse oturur."
B. "— Gel, Evliya'm, senin ağzını öpeyim, sen iyi dersin ama Evliya efendim ben bana ettim, ben bana, deyip uyluğunda kurşun yarasın açınca anı gördüm: Parmak kalınlığında kurtlar. Yara çürüyüp uyluğu pâre pâre olup rahiyasından yanına adam varamaz."
C. "Anda zahireci Ali ağa kalarak Hakire kura halkından elli atlı refik verip andan sekiz saatte Mesti Bey karyesine geldik."
D. "Hikmet-i Huda ol gün cuma idi, cümle guzat cirit oynarlarken Atlıbeyzadenin küçüğü bey —ki sehil topalca idi— koşarak gelip at boynuna düşüp: 'Bre sultanım, çeşedi vezir, ötey gün çete ve petureye giden İsmail, alay beyi ve Colsar oğlu ve Nikekırığı Nakoğlu ve Arap bölükbaşı ve bu kadar asker-i İslâm Venediklinin İspilet kalesi altında bu kadar mal-i ganaim alıp gelirlerken meğer düşman işte bu Porluk dağında ve deresinde pusu edip katlanır imiş.'"
E. "Hemen sadrazamın su-i tedbiri ile tahrir olunmuş fermanı yeniçeri ocağına gelip, 'Metrislerinizden çıkıp eski metrislerinize giresiniz!" diye ferman gelince hemen yeniçeri bir kere tüfeklerin ellerine alıp metrislerinden çıkıp gerideki metrislere seğirte seğirte can atıp gitmede. Çünkü beri tarafta cenge kızışmış ve savaş uğraşa karışmış asker dönüp arkalarına baktılar, gördüler kim yeniçeri kaçıyor, haberleri yok kim yeniçeri ferman ile metristen çıkıp gidiyor."
F. "Bizim gaziler susuzluktan bîtab ü mecal kalmış idiler. Ama onlar dahi bizi görünce susuzlukları defolup hayat buldular. Bir yalçın kayaya arka verip cenk ederlerken hemen bizler dahi beş yüz asker, suların ve peksimetlerin yanında pusuya kazandibi alıkoyup bin beş yüz askerle bir uğurdan sada-yı 'Allah, Allah!' ile gülbank-i Muhammedîler getirip düşmana göz açmaya meydan vermeyip bir yaylım kurşun vurunca küffar-i düzeh-karar gördü ki imdat geldi, hemen kudurmuş yılan gibi üzerimize döndüler."[3]

Örnekler şöyle bir incelenerek görülür ki:
Evliya Çelebi günümüzde, yazı dilinde pek kullanılmayan sıralı tümceleri tek başlarına ve bileşik tümcelerde kullanıyor (A, B, E, F).
"Ki" bağlacını ve -(i)p yapılı ulacı çok kullanıyor. Üstelik, bugün konuşurken dilimizden düşürmeyip yazarken genellikle unuttuğumuz -(i)p yapılı ulacı hem çok hem artık konuşurken de kullanmadığımız bir biçimde kullanarak onunla iki ayrı tümceyi birleştiriyor (C, F). "Yara çürüyüp uyluğu pâre pâre olup rahiyasından yanına adam varamaz." tümcesinde üç ayrı tümceyi birleştiriyor (B). Bu ulacı Naima da çok ve böyle kullanır: "Müftü geldikte Ağaların bıyığını balta kesmez olup yüreklendiler."[4] (Bu incelemede de böyle kullanılmıştır: "Dahası, dil tümüyle gereksizleşip anlaşmak için bakışmak yetebilir.")
Evliya Çelebi'nin uzun (bileşik) tümceleri olay akışını çok güzel veriyor; öyle ki kısa tümcelere bölünürlerse olay sanki toplallayarak ilerliyor.
"Ve" bağlacını da yer yer çok ve artık pek rastlanmayan bir biçimde kullanıyor (D). Ama onun daha çok "ve"li tümceleri de vardır:
"Ve Şeyh Mustafa Dede sayd ü şikâra mail bir candır. Doğan yerine karakuşlar besleyip atının sağrısında tekelti üzre karakuşlar oturup şikar gördükte karakuşları salıp eğerçi kuş ve eğer tilki ve çakal ve kurt ve sırtlan ve andık ve sığın ve tablalı ve karaca ve yağmurca ve ayı ve hınzır ve toy ve kaz ve turna ve ördek ve balıkçıl ve aket ve yeşilbaş ve dölengeç ve hatta kaplumbağayı ve Kızılırmak'tan sazan balıkların alıp Şeyhin önüne getirir karakuşlar vardır."[5]
Bunca "ve"ye ne gerek var? Sorunun yanıtı, bu tümce ile "ve"sizlenmişi arasındaki farktadır. Bu çok "ve"li söyleyiş Evliya Çelebi'nin buluşu değildir. XIII. yüzyılda Yahyâ-bn-i Halil-ibn-i Çoban Feta-l-Burgâzi Fütüvvet-Nâme'sinde şöyle yazar: "Cömerd kişi yakundur Tanğrıya ve yakundur âdemîlere ve yakundur uçmağa ve ırakdur tasaya ve nakes kişi ırakdur Tanğrıya ve ırakdur âdemîlere ve ırakdur uçmağa ve yakundur tamuya ve dahı bir fâsık kim cömerd ola, yiğdür zâhid ola ve nekes ola."[6] Türkçenin öz "ve"si olan "takı"nın (takı, dahı, dahi) da böyle kullanıldığını gösterir ipucu vardır: "irkek böri birle sındu dakı dangud dakı şagam yınggaklarıga atlap kitdi."[7]
Ve Kuvâyı Milliye'den dizesizlenerek alınmış bir parça: "Demir, kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının, sürülen toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur."[8][ii]
Nâzım Hikmet bu söyleyişi ya eski metinlerde görüp kullanmıştır ya da kendisi yeniden bulmuştur. Birincisi doğruysa bu söyleyişte gizli olanağı sonuna dek kullanıp onunla şiir kurmuştur. İkincisi doğruysa, geçmişte kalmış bir söyleyişe yeniden ve daha üst düzeyde ulaşmıştır. Bunlar ancak Türkçenin olanaklarını sürekli aramanın sonucu olabilir.
Ebu'l-Hayr-i Rumî'nin 1473-1480 yıllarında derleyip yazıya geçirdiği menkıbelerden oluşan Saltukname, Mercimek Ahmet'in Kabusname çevirisi (XV. yüzyıl), Kâtip Çelebi (1609-1657), Naima (1655-1716) gibi yazarların yapıtları, kimi menakıpnameler ve gazavatnamelerde Nâzım Hikmet'in varsayımını doğrulayan kaynaklardır.

* * *

"Kitabî" tümcenin başlangıcını araştırmak gerekmiyor; çünkü tabanı Türkçede özel yeri ve yaygınlığı olan eyleyen, eylenen, eylem sıralanışıdır. Yazı (nesir) dilinde Tanzimat'tan sonra bu tümce kuruluşu neden pek gelişir de kullanılması zorunlu değilken bile zorunlu imiş gibi görülmeye başlanır? Nâzım Hikmet'in aşılması gerekli bir engel saydığı "itiyat" (alışkanlık) neden doğar? Soru budur.
Nâzım Hikmet "kitabî" tümcenin iki eksikliği üzerinde durur: Birincisi, birden çok ve ayrı şeyler aynı uzun tümcede verilince anlamanın güçleşmesi; ikincisi, çeviride, yazarın tümce kuruluşuna bağlı "üslup" özelliklerinin yitmesi. Bunları gidermekle ilgili olarak diyor ki: "Ben bu ihtiyacı ikinci defa Manzaralar'da duydum." Memleketimden İnsan Manzaraları bu bakımdan incelenirse onun böyle bir sorunla uğraştığı farkedilmez; yapıttaki nazım dili örgüsü buna engeldir.
"Kitabî" tümce sorunu nesirle ilgilidir. Öyle iken Nâzım Hikmet'in Manzaralar'da bu sorunla uğraşması neden gereksin? Manzaralar alışılmış türden bir yapıt değildir; şiir, destan, öykü, roman öğeleri taşır. Ayrıca Nâzım Hikmet "Bizde: 'Merhaba dedi Kemal şapkasını çıkarıp' diye cümleyi düzdün mü (hele serbest 'vezin' şuarasında) 'mısra' oluyor. Kepazeliğin farkında mısın?" diyen, dize ve nazım dili anlayışı birçok bakımdan kendine özgü bir şairdir.
Memleketimden İnsan Manzaraları dizeler göz önünde tutulmadan okunursa ilginç nesir tümceleriyle karşılaşılır.
Bunlar yukarıdaki sorunun eksiksiz yanıtı veya yanıtı olmayabilir. Bu pek önemli değildir. Sorunun kökü ve çözümü bakımından önemli olan, Nâzım Hikmet'in onu Savaş ve Barış'ı çevirmeye başladığı sırada, Rusça-Türkçe yazı dili ilişkileri karşısında açıkça ortaya koyup çözmeye çalışmasıdır. Bu şunu düşündürür: "Kitabî" tümcenin Tanzimat'tan sonra pek gelişip sorunlaşmasına, gene Tanzimat'tan sonra hızla ve çok gelişen Fransızca-Türkçe yazı dili ilişkileri yol açmış olamaz mı?
Tanzimat'tan önce Fransızca, bilinmesi genellikle gayrı Müslim azınlıkların tekelinde olup resmî ilişkilerde kullanılmış bir yabancı dildir. Dolayısıyla Fransızca-Türkçe ilişkileri, anadilleri Türkçe olmayan kişilerle ve bürokratik bir ortamda başlamıştır. Tanzimat'tan üç yıl önce (1836) kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'de (Askerî Tıbbiye) öğretim Fransızcadır. Osmanlı İmparatorluğunda, özellikle Müslimlerin (anadili Türkçe olanların) doğal bilimler yoluyla da olsa ilerici burjuva ideolojisiyle karşılaşmalarında önemli yeri olan bu okulun Fransızca-Türkçe ilişkilerinin gelişmesinde payı vardır. 1868'de kurulan Mekteb-i Sultanî'de (Galatasaray Lisesi) öğretim dili Fransızca ve Türkçedir. Okulun kurulmasında ana amaç, Batı ile ilişkilerin gerektirdiği sivil bürokratları yetiştirmektir. Batı eğitim ve öğretimi örnek alınarak açılmış idadilerde ve sultanilerde (lise benzeri veya dengi sayılabilecek okullarda) öğretilen ve Türkiye'de İkinci Dünya Savaşı sonuna dek gözde yabancı dil Fransızcadır.
XX. yüzyıl ortalarına dek yabancı dil öğretiminde iki dil karşılıklı, çok belirgin ve özellikle öğrenilip uygulamada hep göz önünde tutulması istenen ilişkiler içinde görülüp gösterilir. Buna uygun olarak Türkçede özel yeri ve yaygınlığı olan eyleyen, eylenen, eylem sıralanışı, Fransızcada kendisine denk düşen eyleyen, eylem, eylenen sıralanışı ile karşı karşıya gelir:

Fransızca : Eyleyen, eylem, eylenen
Türkçe : Eyleyen, eylenen, eylem

Burada bir yanılma yoktur. Yalnız, Türkçede çekim eklerinin sözcük sonlarında bulunmasından doğan olanaklar ve Türkçe eyleyen, eylem, eylenen sıralanışına uygun sıralı tümce, böylelikle göz ardı edilmiş olur. Fransızcada uzayan tümce anlama güçlüğü yaratmazken, Türkçe çevirisi yaratır.
Böylece iki dil arasında doğru, ama eksik ve mekanik bir ilişki kurulmuştur. Bu, örneğin Evliya Çelebi'de görülen "ki" bağlaçlı sıralı tümcelerin (E, F), dolayısıyla "ki" bağlacının kullanılmasını engeller. "Ki" bağlaçsız sıralı tümceler (A) kullanılmasını ise yasaklar.
-(i)p yapılı ulacın yazı dilimizde gittikçe daha az kullanılır olması da Fransızca-Türkçe ilişkileriyle açıklanabilir. Fransızcada -(i)p yapılı ulaca karşılık ayrı bir sözcük yoktur. Et (ve) ona karşılık olarak da kullanılır. Fransızcadaki her et Türkçeye "ve" ile çevrilsin istenir ve çevrilirse i(p) yapılı ulacın yazı dilinde giderek azalacağı bellidir. Ataç bunu görüp şöyle demiştir: "Başka dillerden bir yazı çevirirken, bakıyorlar ki bir 'et', 'und', 'and' var, 've'yi koyuveriyorlar. Oysa o tilciklerin kendi dillerinde birçok anlamları vardır. 'Ve' yetmez onları göstermemeğe."[9]
Kuşkusuz, genel eğitim ve öğretim anlayışı, Türkçe öğretiminde tutulan yol, basılı her türlü yayının çoğalması, vb. de "kitabî" tümcenin yazı dilimizde başatlaşmasına yardım etmiştir.

*

Nâzım Hikmet'in her nasılsa unuttuğu bir noktayı burada anmak gerekiyor: Şiir, daha doğrusu edebiyat, yazıdan çok önce ve sözlü olarak başlar. Onun içindir ki şiir, yazı diline karşı konuşma dilini seçmiş değildir, bugün de seçiyor değildir. Şiir konuşma dilini bırakmıyor veya bırakamıyor. Konuşma dilinde bulunmayan ölçüyü ve uyağı bıraktı şiir, ama konuşma dilindeki kıvraklığı bırakamadığı içindir ki "dize"den vazgeçemiyor.[iii]

*

Türkçeyi gelişmiş çağdaş diller düzeyine çıkarmak için yabancı sözcükler akınını durdurmak yetmez, yazı dilimiz daha da geliştirilmelidir. Bu iş özellikle yazarlarımıza ve bağımlılık koşullarında çalışıyor olsalar da çevirmenlerimize düşüyor.
Ve Nâzım Hikmet bu yolda bize ışık tutuyor; üstelik yarım yüzyıl öteden ve mahpusane koşullarından...


1 Nâzım Hikmet, Kemal Tahir'e Mahpusaneden Mektuplar (Bilgi Yayınevi, birinci basım, Ağustos 1968), s. 181-182.

2 Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim (Cem Yayınevi, İstanbul, 1973), s. 28.

3 Evliya Çelebi, Gördüklerim (Seçen ve açıklamalar yapan Mustafa Nihat Özön, İnkılap ve Aka Kitabevleri, C. I, İstanbul, 1976 ve C. II, İstanbul, 1977), C. I, s. 176-177, 208, 168; C. II, s. 689, 823, 690 [?].

4 Ay., C. I, s. 332. Mustafa Nihat Özön, bu seçmeye Naima'dan da birkaç parça katmıştır.

5 Ay., C. I, s. 140.

6 Yahyâ-bn-i Halil-ibn-i Çoban Feta-l-Burgâzi, Fütüvvet-Nâme, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, C. XV, s. 125.

7 W. Bang, G. R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı (İstanbul Üniversitesi yayımlarından: 18, İstanbul, 1936), s. 26.

8 Nâzım Hikmet, Kuvâyı Milliye, (Bilgi Yayınevi, Ankara, Temmuz 1968), s. 11-12.

9 Nurullah Ataç, Günce, 1956-1957 (TDK Yayınları, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1972), s. 792.


i Ragıp Gelencik, "Nâzım Hikmet'in 73. Mektubu Üstüne", Dil ve Politika (Fe Yayınları, Ankara, Kasım 1993), s. 167-188. Bu yazı ilk kez Evrensel Kültür dergisinde (Ragıp Gelencik, "Nâzım Hikmet'in 73. Mektubu Üstüne", Evrensel Kültür (dergi), sayı 16, Nisan 1993.) yayınlanmıştır.

ii Öner Ünalan, bu incelemesinin yayınlanmasından 18 yıl önce, Türkçede "ve" konusunda bir inceleme yazmıştır. Bkz.: Ragıp Gelencik, "Türkçede 'Ve'", Dil ve Politika, Fe Yayınları, Ankara, 1993, s. 113-128. Bu yazı ilk kez Soyut dergisinde (Ragıp Gelencik, "Türkçede 'Ve'", Soyut (dergi), sayı 81, Temmuz 1975.) yayınlanmıştır. (Yazıyı okumak için buraya tıklayınız.) Ayrıca, Öner Ünalan, "Türkçede 'Ve'" adlı incelemesinin özeti sayılabilecek bir "değinti" yazmıştır. Bkz.: Ragıp Gelencik, "Ve'li Düşünceler", Evrensel Kültür (dergi), sayı 87, Mart 1999, s. 47. (Yazıyı okumak için buraya tıklayınız.)

iii Öner Ünalan'ın konuşma ve yazı dilinin koşuklamanın ve şiirin yapısal özellikleri üzerindeki etkilerini ele aldığı "Dize ve Şiir" adlı bir yazısı vardır. Bkz.: Ragıp Gelencik, "Dize ve Şiir", Evrensel Kültür (dergi), sayı 48, Aralık 1995, s. 22-23. (Yazıyı okumak için buraya tıklayınız.)